11 Mart 2017 Cumartesi

ÇANAKKALE

büyüktü Britanya
ve dolaşırdı destursuz
dünyanın hem karasında
                         hem denizinde
gözü,
kulağı ve eli vardı her yerde
                    güneş batmazdı üzerinde
Fransa
bir kralın
bir Fransızların ülkesiydi
hürriyet ve insanlık ateşiyle
                       tutuşsa da ikide bir
o da yaktı bastığı yerleri ânında
dünyanın
               karanlıkta kalan yanında..

ve basarak omuzlarına
                                kara kıtanın
yükseldikçe yükseldiler
söküp sattılar ciğerlerini toprağın
ve şimdi bakmadan yine
mevsimde kışa ve gözlerde yaşa
bekletmediler
                   onları da sürdüler bu savaşa

sustu insanlık
sustu sükut
karardı dünya
gökyüzünde güneş sustu
ve çelikten gölgeler
                            kinini kustu

Saldırdılar
kruvazör, drednot ve topla

Saldırdılar
Queen Elizabeth, Lord Nelson
ve Goliathla
ve Agamemnonla

Saldırdılar
gökte yıldız
kovanda arı kadardılar
üç bin yıl önceki zaferi de alıp arkalarına
Piyer Lermit'ten kalan
                        bir umutla saldırdılar

döverken toplar
                         bir sağı bir solu
Agamemnon biliyordu yolu
                                        atıldı hemen
tahta bir atla
       sızmıştı aynı yere
                                        çok önceden
ardından
       Bouvet, Ocean ve Soufren..
büyük bir gürültüyle girseler de boğaza
çoğu battı ya da yaralandı
çökerken bir devir
                     bambaşka bir devir aralandı

karaya çıkıp tutunsalar da az
                                                      biraz
kazdıkları çukurlara düşüp kaldılar
ve kararırken hava
ya da gün ağarmadan  daha
kara bağrından vatanın
                               sökülüp atıldılar

gün
gece
ve tarih
Homeros' un kalemiyle değil
süngüsüyle yazıldı Mehmetçiğin
Mehmetler
Ahmetler
Seyitler
1915'te
denizde, siperde 
ve ateşte dövüştüler
şükredip de her nefese
kuru ekmek
ve yağsız buğday çorbasını
                                    bölüştüler
ve sonra
suya ve toprağa değil
yükselip de göğe
bir milletin
               yüreğine düştüler
.....
ve yeniden ayağa kaldırmak için
                                            güzel günleri
havada yakaladı binlerce mermi
                                               bir diğerini
ve ne varsa
bir İngiliz kayığına binip de gelen
usulca çekildi sığındığı siperden 
ve suya düştü hepsi
            o en sağlam bağlandığı yerden

ve çekildiler
kırılan bir tespihten dökülen taneler gibi çekildiler
bir tövbekarın kalbindeki şer gibi
bir ihtiyarın gözlerindeki fer gibi çekildiler

ve yenildiler
beyaz bir buluta değil
fişek, dipçik, şarapnel ve 
                 süngüye yenildiler
daha uyanmadan dünya uykusundan 
güneşi doğuran kadınların
                  tertemiz dileğine yenildiler

Anadolu'dan
Makedonya'dan
Mezopotamya'dan akıp gelen
binlerce erin bileğine yenildiler

kara kuru
ya da
sarışın ve kısa
ama önüne geçtikleri orduyu
bir çağdan alıp
bambaşka bir çağa taşıyan
gözlerinde
derin bir denizin izleriyle yaşayan
ve tevekkül
evet tevekkül nedir anlamış
zabit ve kumandanların
küçük bir işaretine,
                              bir sesine
ve kafes nedir bilmeden
Hakka yürüyen aslanların
           son bir nefesine yenildiler

sıktılar boğazını
ama
ölmedi Türk!

Türk
         ölmedi!

bütün hesaplar
onu yakından görene kadar
güç, şan, şöhret ve yenilmezlik
Türkler
yüreğini namluya sürene kadar..

Biliyorlar bunu
sonra
daha da iyi bilecekler
ve yine gelseler 
  yine yenilecekler…

Murat USTA
Nisan'15 / Silopi

4 Mart 2017 Cumartesi

HÜRREM - SÜLEYMAN - MUSTAFA

ısrarla
tenbihlenmişti ona
başını hep öne eğmesi
ve bakmaması yüzüne
haremine girdiği padişahın

o dinlemedi
kaldırdı başını
çekti kuzeyden getirdiği
ailesinden miras tek silahını

ve aşarak
bakışlarındaki kapıkullarını padişahın
çekinmeden
o yüzdeki her daim sefere hazır yeniçerilerden

baktı gözlerine
tanrının
yeryüzündeki gölgesinin

ve bütün kuralları
yeniden belirlendi
yedi iklim dört köşenin
sarayın, sultanın ve saltanatın

..............................

Süleyman
onuncu Osmanlı padişahı
Sultan Mehmet Han oğlu
Sultan Beyazıt Han oğlu
Sultan Selim Han oğlu
Sultan Süleyman

hükmediyordu dünyaya
hâkimiydi üç kıtanın
ve krallara taç giydiren sultanıydı cihanın

bunca unvan arasında
hatrı sayılmazdı ama
babasıydı
gözlerini kızıl elmaya dikmiş
Şehzade Mustafa'nın..

ve şimdi
yüzyıllardır kaldırılamayan
insanın insana kulluğunun, köleliğinin
o da tadına varıyordu gözlerinde
kor tenli
kızıl saçlı
Rutenyalı bir kölenin

...

Hürrem
kurduğu hayalleri
devrin en güçlü surlarına asılı kalan küçük kız
Hürrem
esir pazarlarından saraya sürgün

acımamalıydı
ilk o öğretildi
yaşatmak için oğullarını,
öldürmeliydi
ki nizamı alemin devamı
ve bekası için devletin
vacipti
katli kardeşin
kuralı buydu
köle olarak girdiği
bu görkemli sarayın

ve
o da uydu
bütün kurallara
       
kim çıktıysa yoluna
bilerek ya da bilmeden
bir bir aldı canını
                  hiç düşünmeden

önce hükümdarın sırdaşı
çocukluk arkadaşı
o kudretli sadrazamın,
Pargalı İbrahim'in

ve ardından
veliahtını aldı tahtın
kızılelmaya giden son gemi
limanda kaldı
duvarlar bile bilirken her şeyi
ne sultan ayaldı
                             ne süleyman!
gözlerdeki feri
saraydaki en güzel yeri aldı

...

Mustafa
Mahidevran'dan olma oğlu Süleyman’ın

o da
ayırmadan daha kılıcını kınından
ve bakınmadan etrafına
uzattı sakallarını
ve çekti tuğrasını
                      kendi fermanına

derler
ki
böyle
       kayıp da
düştü
sultanın
gözünden
bir Acem halısı üstüne

                   ......

Şehzadenin isyanı
bir ferman bir kağıt
sonra yine koptu fırtına
ne Cihangir kaldı
                         ne Beyazıt
bırakıp da gittiler
bir başına Süleyman'ı

Mustafa'nın ölümü
Cihangir'in
ve dahi Beyazıt'ın ölümü
Sultan'a
o ilk öğüdü
hatırlatma biçimiydi belki de kaderin

"ey oğul
mağrur olma ki;
              engelleri aşasın!
insanı yaşat ki;
                   devlet yaşasın!"

--Bir Tarih Öğretmeni--
Ağustos'13/Ankara